Malatya Adliye camiasında bilhassa hukuk mahkemelerinde görülen davaların hali hazırda yaklaşık yüzde sekseni, vatandaş ile müteahhit arasındaki deprem kaynaklı tazminat davaları ve türevleri olarak görünmektedir. Bu durum, önemli ölçüde yargıya yük teşkil etmekte ve birçok mahkemeyi tabiri caizse kilitler duruma getirmektedir.
Yargılamaların ne zaman biteceği ve kesinleşeceği, tesis edilecek kararların akıbeti belli olmamakla birlikte, uzun bir süre devam edeceği, İstinaf ve Yargıtay boyutları da düşünüldüğünde kuvvetle muhtemeldir.
İstinaf mahkemelerinin bozma kararları ile birlikte dosyalar yerel mahkemelere geri gelmekte ve bozma nedenleri doğrultusunda yeniden yargılamalar yapılmaktadır. İstinaf mahkemesi özellikle binaların yaşından kaynaklı yıpranma paylarını, ayrıca tüm taraflara ilişkin kusur oranlarının net ve oran olarak tespiti için yeniden bilirkişi raporlarının gerekliliği yönünde kararlar tesis etmektedir. Bu noktada daha farklı bozma gerekçelerinin de olabileceği ihtimal dahilindedir.
Konuştuğumuz konu özelinde kanaati acizanem, hukuksal barıştan yanadır. Zira devam edegelen süreçler nedeniyle hem toplum hem yargı faaliyetleri hem de insanımız yorulmuş durumdadır. Bu açıdan bir uzlaşı zemini tesis etmenin mümkün olduğunu, bunun tüm kesimlere fayda getireceğini düşünmekteyim.
Huzurlu bir şehrin mümkün olmasının yolunun, sadece adli ya da kolluk faaliyetlerinin işlevselliğinden, ki gereklidir, münhasır olmadığını, bilakis toplumda helalleşme ve ortak noktada buluşma kültürünün ön plana çıkarılmasından geçtiğini düşünmekteyim. En kötü anlaşma zemini dahi anlaşmazlıktan daha evladır. Burada maksat, kesinlikle bir kesim ya da tarafın menfaatine yönelik değil aksine, yaşanan felaketin ardından üç yıl geçmesine rağmen yaralarını sarmaya devam eden toplumun ve insanımızın huzur ve refahından yanadır.
Bu belirsizliklerin giderilebilmesi için şehrimizin tüm dinamiklerine önemli görevler düşüyor. Her ne kadar kendilerinden pek umudumuz kalmamış olsa bile belediyeler ve siyasiler, daha da önemlisi sivil toplum kuruluşları, odalar, meslek birlikleri aktif rol oynamalıdır.
Bir diğer konu, vatandaş nezdinde büyük endişeler uyandıran yerinde dönüşüm ve rezerv alan projeleri. Bu projelerde şeffalık ilkesi ön planda olmalı ve yapılan tüm iş ve işlemler bir plan dahilinde ve en önemlisi de vatandaşlarımızı en sağlıklı şekilde bilgilendirmek suretiyle ilerlemelidir. Hiçbir ‘’ikili görüşmeye’’ gerek ve ihtiyaç duyulmadan, mülkiyet hakkı net bir biçimde korunmalıdır. Gelinen noktada tüm belirsizliklerin netliğe kavuşturulması elzem bir nitelik taşımaktadır. Aksi halde kurum binalarında yetkililer ile vatandaşlar arasındaki tartışmalar artarak devam edecek, insanlarımızın Anayasal anlamda koruma altında olan hakları ne yazık ki birilerinin iki dudağının arasında olacaktır. Dolayısıyla olağanüstü dönemlerden geçtiğimiz bu günlerde, her kişinin, her kesimin ve her yetkilinin üzerine düşeni yapması ve bu gereklilikler yerine getirilirken de, hak, hukuk, vicdan süzgeçlerinden geçirilmesi ekmek su kadar ihtiyaç seviyesine ulaşmıştır.
Vesselam.











